Soru : Ekminezi ile geçmiş yaşamlarımızı ve o yaşamlardaki eksiklerimizi öğrenmenin bir yararı var mıdır, biz bunlar şüphe ile karşılıyoruz.
Cevap :Şimdi bizim, şüphenin ötesinde, bunlarla harcayacak vaktimiz yok. Geçmiş güne ışıktır. Gün geleceğe beşiktir. Geçmişe takılırsak günün eylemlerini yapamayız. Biz geçmişten ders alarak günü yaşamak ve geleceği hazırlamakla görevliyiz. Onun için dikkat ederseniz ilk on kitapta da bu şekilde bilgilerden söz ettik.Enkarneyi konuştuk, ekmineziyi anlattık, örnekleri ile gösterdik. Ama bunlar ek görevler olarak üstünde durulmayan detaylardı. Hatta sizlere unutturduk, sizlerin düşüncesinden sildik bu yapılan hizmetleri. Başkaları bunu yapabilir ama bizim görevimiz bu değil. Bizim görevimizde olay insandır. İnsanın geçmişten ışık alarak günü tam yaşayıp, geleceği hazırlamasıdır. Daim dediğim gibi, geçmişe geleceğe takılmalar değil, önce bu yaşamın verilerini toparlamamız gerekir. Onun için herkes bir eğitim içinde. Bunlar özentilerdir. Bunları aşmamız gerekir. Böylece dilerim kendi gerçeğinize, kendi esas hizmetinize kavuşursunuz. Daim söyledim; sayısız peygamberler inmiştir, bunlar sayısız imtihanlardan geçmiştir. Kaç tanesi yaşamlılara hizmet etmiştir? Ki bunlar yüksek öğretmenlerdir. Doğrudan doğruya tüm tekamül seviyelerini aşıp Ara parçanın bütünü olmuş, Ara parçadan doğrudan spatyum safhalarından geçerek cenin olarak dünyaya doğmuşlardır. Onlar dahi imtihanlara tabi tutulmuştur. Son peygamber 40 yaşında peygamberlik almıştır. İsa 30 yaşında peygamber olmuş, üç sene peygamberlik yapmıştır. Yani bunlara, devamlı dünya standardına uygun eğitimlerden geçtikten, emin insan olduklarına karar verildikten sonra görev tevdi edilmiştir. Onun için her insan önce sınavlarını aşar, sonra gerçek hizmetinde yoğrulur. Siz kendinizi ele alın, 30 yıllık bie eğitimden sonra gerçek göreve adapte oldunuz. Kolay değildir. 

Soru : Yaşamımızda burçların etkisi nedir ?
Cevap :İnsanlar kendi hayatlarını yaşarlar. Burçların etkisi altında yaşam olmaz. Bu tekamüle-olgunlaşmaya aykırıdır. Böyle bir inanç insana olumsuzluk getirir. Yaradılış sahipsiz değil, sebepsiz değil. İnsanlar doğarken olumsuzluklarını eğitmek, olumluluklarını arttırmak için dünyaya geliyorlar. Bütün yaşam bir hareket içindedir. Dünyaya tekamül için gelen kişiler, inatla etmemek için yaşıyorlar. Katılık içinde kalarak, her yönlerini etkiliyorlar. Yanlışlarını düzeltmeyip bir girdabın içinde bocalıyorlar. Onun için insanlar, varlığın içindeki bütünlüğe saygı göstemelidirler. Her zerreden sorumluyuz ve etkiliyoruz. İnsanoğlu bunu öğrenince stres silinecek. Nefis değil stres…Stres kalkınca insanoğluna bilinçli çözümler gelecek. 

İlahi Plandan doğma kararı alan varlık, en ufak birimlerin dahi hesabını yaparak gelir. Burcunuda kendi seçmiştir. Burcundan gelen bir negatif frekansı varsa, aslında onu arıtmak için gelmiştir. Hatta kendine ters gelen burcu seçerek, onun etkilerini arıtmak için gelirler. 

Bizler 12 zaman bilgisini buçlardan alıyoruz. Burçlar bizi etkilemiyor, biz burçları etkiliyoruz. Her burcun negatif ve pozitif yayınları vardır. İnsanoğlu 12 burcu da yaşamak zorundadır. Bugün burçları anlatanlar kısıtlı bilgi içinde yanlışı söylüyorlar. İnsan her zerreye hükmeder. Tanrı’dan sonra bu güç sedece insanda vardır. Tüm yaradılış insanın sorumluluğunda tekamülünü tamamlayıp Ara Parça’ya ulaştığında Ara Parça’ya Tanrısal Lem’a- pırıltı getirecektir. İşte insan bu mükemmelliğini idrak etmeli, bunu sorumluluğunu bilerek hareket etmelidir. Olumluyu üreterek, olumsuzluğu eğitmemiz gerekiyor. Oysa dünya insanı bugün bunu tersini yapıyor. İnsan güzel gönlünü örtüp, nefsin bencilliğinde yaşıyor. Bireylerin derin düşünmesi ve çok dikkatle hareket etmesi lazımdır. İçimize nefsimizden bir damla dahi akıtsak, kurtlu elmanın bir sepeti bozması gibi bütün yapımızı bozarız. Dikilmeli ve nefsin sizi yenmesine izin vermemelisiniz. Bu da teslimiyetle olur. Teslimiyetin bir adı da istikrardır. Bugün vicdanın yargılanmasında değil, nefsin beraatında-aklanmasında yaşıyorsunuz. Oysa tam bir istikrar içinde düşünürseniz yapamayacağınız şey yoktur (belli bir saatte uyanmak gibi). Biz düşüncemizle varız. Aklı kullanan düşüncedir. Her şeyi aşacak güç bizde vardır. İçinizden gelen sese kulak verin Olumlulara dört elle sarılın. Olumsuzları uzun uzun düşünün. 

Soru : Pozitifi aşırı kullanmak neden strese sebep oluyor?
Cevap :Olaylar karşısında mevcut pozitif enerji çekme gereğin kalmaz. Hızla üzerine gelen negatif enerjiyi absorbe edebilir, eritebilirsin. Kendini sinirlenmeye sokmadan, sakin bir anlatım içinde olayı çözebilirsin. Gereğinden fazla pozitif enerjiyi çekmek, bu dengeni bozar ve seni yine strese sürükler. 

Soru : Ölüm ile, bu Dünyadaki yakınlarımızla ilgi kesileceğine göre, öte alemde bu ilgi devam edecek mi?
Cevap :Kitaplarda bunların cevabı var. Şimdi, eğer tekamül seviyesi dünyasal vasat içinde ise o aleme geçtiğinde (daha önce geçen yakını doğmuş olsa bile), oradaki büyük parçası o imajı size gösterir. O tatminsizlikle, o düşünceyle, onu orada göreceğim özlemi ile gidersen, onu Şifa’da bir müddet görürsün ve onun gereksizliğini öğrendiğin, özlemini ilahi aşka dönüştürdüğün zaman, biri bütünde gördüğün zaman, yani kendini, bireyi, o bireyi de kendini de bütünde gördüğün zaman, o artık kopmayan bir bağ oluyor. 

Soru : Eski duvar resimlerinde başı kurda, kuşa benzeyen insan resimleri var. Bunlar sembolik mi?
Cevap :Onun ifadesi şu: Kuş beyinli insan dersin, işte düşünen biri, bir insanın idrakının zayıflığı veya büyüklüğünü onlara benzeterek oraya koymuş olabilir. Keza gücü aslanla ifade edebilir. Nefsi başka bir hayvan ile ifade edebilir. Yani, o tip insanlar yaşamadı. Bunu kesin bilin. İnsan insan olarak, bitki bitki olarak, hayvam hayvan olarak var edildi ve yaşadı. Resimler semboliktir. İnsanlığın gelişmesi için geçirdiği evre ve süreçler zaman kaybının ötesinde olmalı artık. Yeni çağ insanının merak edeceği veya yapması gereken bugüne kadar verilen, alınan, bizlere bırakılan bütün mevcudatın içinden Yeni Çağ’ı yaratması gerekir. Bizim görevimizin biride budur. Yeni çağ nasıl yaratılır? Üretilmişleri üreteceklerimize ekleyerek Yeni Çağ yaratılır. Geçmiş bize bunu bırakmış, “biz geleceğe ne bırakırız” hesabı içinde yaşamımızı idame ettirirsek bu olur. Yine size geçmiş celselerimde verdiğim bir bilgi daha vardı: İnsan dünyaya bedeni kullanmaya geçmeden evvel, bedebsiz olarak yaşam sürecini -mitoloji dediğiniz olaylada ispat edilmiştir)- öyle bir olay yaşamıştır. İşte o dönemde de düşünce yerleşene kadar gönül yerleşene kadar, nefis yerleşene kadar o dönemde geçirilmiş bir tahayyüller manzumesidir. Senin öğrenmek istediğinin temelinde yatan, Onu da insan dünyaya adapte olunca resimleştirmiş, nasıl tanrıları resimleştirdiyse, o işte tahayyül mekanizmasını, hayal mekanizmasını yaşadığı o bedensiz dönemdeki verileri oraya nakşetmiştir. İnsan hayvan olarak, bedene girdikten sonra hiç yaşamamıştır. Ama hayvansı bir kaba kalıp kullanmıştır. Bunun da başı hayvan vücudu şu bu değil, yine insan, fakat iri bir insan…Git gide letafet, git gide güzellik, git gide iyiye doğru gitmiştir. 

Soru : Vahşetle öldürülen bir hayvan yiyen, o vahşeti alır ve tezahür ettirir mi?
Cevap :Yaradılışın bu güne kadar geçirdiği evrim içinde normal bir ihtiyaç için veya normal bir alışkanlık için o işi yapıyorsa, ona o zararı niye versin? Ondaki nefis, ondaki kin, ondaki nefret yiyene geçmez. Ama bu öldürme işi kinle, nefretle, vahşetle bilinçli olarak yapılıyorsa, tabiki zarar verecek. Ancak, aynı hayvanı pozitif bir insan yerse, ondaki negatifi pozitife çevirebilir. O kini, nefreti duymaz. Beri yandan öldürme fiili vahşetle yapılıyor ise bu fiil ondaki vahşeti daha arttıracak, besleyecektir. 

Soru : Şans nedir ?
Cevap :İçgüdüsel arzuların bireysel tahakkukuna şans denir. Tahakkuk etmediği zaman da şansızlık diyoruz. Yani oluşumuna şans deniyor. 
» Bunda değerlendirme nasıl oluyor ? 
» Bu da kişilere göre değişiyor tabi. Kimi şans olarak, kimi de şansızlık olarak görüyor. Herkesin nasıl kendi doğrusu varsa, şans ve şansızlık değerlendirmesi de kişiye göredir. 

Soru : Nefis nasıl eğitilir ?
Cevap :Nefis denen olgu dengeli tatmine ulaşılarak, ulaştırılarak eğitilir. Ama denge önemli. Nefsin beş elbise istiyor, bir tane yetiyorsa nefsine “sus artık!” diyeceksin. Tatmin deyince, ona her istediğini vermek değil, yeteri kadarını. Buna gönül muktedirdir, gerçek bilinç muktedirdir. Ama biraz aklı nefse takarsak, gönlü unutursak, vicdanı da iteriz. Artık onun (nefsin) esiri oluruz. Ama akılla gönülü bir edip, nefis tatminini dengeleyebilirsek, işte nefis eğitimi buradan kaynaklanır. 
» Bir çok isteklerimiz var. Olmuyor, aldırış etmiyoruz, “adam sende bir tek sağlık yeter” diyoruz. Yani biz böyle demekle iş bitiyor mu? 
» Hiç Biter mi? Sorumlu olduğun kişilerin istekleri var. Kendi kapasiteleri içinde (yaşça, tekamülce, kişiliğince kapasiteleri içinde) ona göre talepleri var. Onlara da cevap vermek zorundasın. Sorumlusun çünkü. Yaşamımızın çok evrensel boyutları var. Onu fark etmediğimiz için strese giriyoruz, sıkılıyoruz. Biz bunu seçip gelmişiz, bu böyledir diyemiyoruz. Zorlukları yasa girmeden, teslimiyetle göğüslemek zorundayız. Düşüneceksin, çareler arayacaksın, ama yasa girersen çözüme gidemezsin. 

Soru : Edep nedir?
Cevap :İlahi yasalara uygun yaşamaktır. Bütünsel yasalar içinde söz verip geldiğimiz şekilde yaşamaktır. Olgun insan, Olumsuz insan… Edep bunların tümünü kapsar. Edep, ilahi yasalara uygun yaşam tarzıdır. Dolayısiyle dünya yaşam tarzı da, ilahi yaşam tarzının yansımasıdır. Burada içine imtihan girer. O imtihanda edebimizi kaybetmek, azını veya çoğunu kaybetmek, o kişinin hal ve tavrı ile kaybettiği kadarıyla götürür. Aslında edepli varlıklarız. Edebimizi kaybediyoruz. Edebi, dünyasal terbiye ile karıştırmayın. Bu yaradılışsal edeptir. Onun içinde olmak gerekir. 

Soru : Dünyasal cenneti anlayabiliyoruz da, öte alemde cennet kavramı nedir?
Cevap :Oradaki cennet, burada yaptıklarının idrakını, orada daha geniş varacağına göre, eğer orayı düşünebiliyorsanız, eğer bu yaşamın ötesinde bir yaşama, ruhların madde bedeni bırakıp gerçek yaşama döndüğüne inanıyorsanız, orada da cennet/cehennem olgusunu düşünüyorsanız, işte burada yaptıklarınızın karşıtı orada da aynen var diyeceksiniz. Dünya ilahi planın bir yansıması olarak vardır. Ama şaraplar, huri kızları, billur pınarlar filan, o imajları artık bırakın. O çağın insanlarına Kur’an ya korkuyla ya da vaadlerle öğretilebilirdi. Hz Muhammed ikisini de denemiştir. İnsanları iyiye, doğruya, güzele çekebilmek için bunları yapmak zorundaydı. 

Soru : Tüm insanlık kaos içinde berbat bir negatifi yaşıyor. Niçin? Hepimiz mi yanlıştayız?
Cevap :Bakın, ister yaradılış bilinci deyin, ister enerji deyin. Bir YARADAN var. Bunu düşünceniz ile nasıl kabul ederseniz edin. Çünkü insan şartlandırılamaz, sınıflandırılamaz. Yani bir kişinin imajına doğru insan çekilemez. Hatta hiçbir dinin, hiçbir şeyin imajına doğru insan çekilemez. Din kendisidir çünkü. İnsanın kendinde din olmadıkça, dinlerin getirdiklerinin idrakına varamaz. Aksi takdirde işte dinleri de bugüne, bu günkü haline taşır. Aslında dinler bunu öğretmemiştir insana. İnsaların bozulduğu anlarda gelen (adına ister peygamber deyin, ister başka bir şey) uyarılar, uyandıranlarla, insanlık hep aynı yöne çekilmiştir. Yani iyiliğe, kardeşliğe. Ama biz bunları da kendi nefsimize göre uyarlamışız. 

Onun için, bir YARADAN, sayısız yartılan vardır. O’na hiçbir şekil verilemez. Verilmemiştir de. Bu güne kadar bir yere gelmiş varlıklar O’na hiçbir şekil vermemişlerdir. Hiçbir imajla bize O’nu tanıtmamıştır. Buna rağmen, insanlık önce muhtelif dinlere, onlar da kendi içlerinde sınıflara bölünmüştür. Yani bunların hepsinin Allah’ı ayrı mı? Yani bir dinde öğretildiği gibi müslümanlar cennete gidecek, gavurlar cehenneme. İyi ama, cennet ne cehennem ne? 

Kur’an da sık sık “düşünmez misiniz?” diyor. Bize verilen fiziğin, beş duyunun ötesindeki bizi yaşatan, bizi sevk eden, bizi hayatta tutan, elle dokunamadığımız, gözle göremediğimiz duyularımıza (sevgimize, aklımıza, kinimize, nefretimize) niye bir form giydiremiyoruz? O eylemlerin bizde tahakkuk etmiş şeklini niçin düşünmüyoruz? Bunlar da görünmüyor ama bunlar var. Biz seviyoruz, kızıyoruz, aklımızı kullanıyoruz, akıl diyoruz, mantık diyoruz, şu, bu diyoruz. Yaratıcı yarattığı hiçbir varlığa isim vermemiş. Yaradılışın içindeki sorumlu olan varlığın (insanın), onları tanıyıp bilerek tanımladığı isimler bunlar… Biz isimlendirmişiz. İnsanoğlu yapmış bunu. 

İnsanoğlu gerçeğine nereden ulaşırsa ulaşsın, kendinden evvel varoluşa giren bitki, hayvan neslinin eylem ve hareketlerinden kendi düzenini kurmuş. Çiftleşmesinden tut, barınmasına kadar onlardan öğrenmiş. Ondan sonra onları geçmiş. Peki insanoğlu niye kavgayı üretmiş? Hadi öğrenmek için üretti diyelim. Niye hala üretmeye devam ediyor? İşte, geçmişte yaşadığımız için…Formlara, maddeye bağlı kaldığımız için. 

Her dinde, her dilde, yaşadığımız şu dünyanın her yerinde, mutlak bir gerçeğe doğru, formun ötesinde gerçeğine doğru, formun ötesindeki gerçeğine doğru daim çekilmiş insanoğlu. Ama biz hep kaçmışız bundan. Kendimizi tanımaktan kaçmışız. Ve her şeyi bir “ver” e bağlamışız. Bir Yaratıcı var her şeyi o veriyor. Ver, bana ver, yat ver, at ver, kat ver, et ver… Ama ben ne verebilirim diye hangimiz düşünmüşüz? İşte yaptığımız meydanda. Dünyayı bakın ne hale getirmişiz. Doğayı kirletmişiz. Havayı kirletmişiz. Nefisimizi kirletmişiz. Arıtmak için sık sık dünyaya gelip gittiğimiz enkarneler ile…Ama başaramamışız. Kirlettiklerimizi temizlemek ve ilk haline getirmek zorundayız şu güzelim dünyayı. Uzağa gitmeyin. Bundan yirmi sene evvel İzmir nasıl dı, şimdi nasıl? 

Bunlar gaipten haber değil. Bizim ta gerçeğimiz. Bunları da bize yanlış aktarmışler. İki laf bilen, iki söz bilen, azıcık ilerisini gören, kendini, hiçliğini unutmuş. Bir düşünür “bir şey biliyorsam, o da hiçbir şey bilmediğimdir” demiş. Bunları hemen silmiş, kendimizi hemen bir yerlere oturtmuşuz. Çevremizi yalan yanlış bilgilerle uyutmuşuz. Yani her şeyi suistimal etmişiz. Ee o zaman neyi bekliyoruz? Ya bunu ıslah edeceğiz, ki bu duvar yıkılıyor, ya onu destekleyeceğiz. Tamir edeceğiz. Bunu yapmaya mecburuz. Bu sorumluluğu almış, sözü vermişiz. Aksi takdirde çok acı bir şekilde bunu yine biz bize yaptıracağız. Bize bunu Yaradan yaptırmayacak. Biz, bize bizim gerçeğimiz bize bunu yaptıracak. Onun için süsülü laflarla, temsili hikayelerle, kendilerini insanüstü göstermekle, ruhbilimde olsun, metapsişikte olsun, dinde olsun, bir takım tabulaştırmalarla, insanları köleleştirmekle ne bir yere gidilmiştir, ne gidilecektir. Reform gerekir arkadaşlar. Dinde reform, ruhbilimde reform, insanda reform. Ve insanlık bunu idrak etmedikçe, daha çok çeker, daha çok kirletir. 

Nasreddin Hoca bindiği dalı kestiği hikayesini boşa vermemiştir. Bana “sen çok biliyorsun” diyorlar. Kendimle konuşuyorum. Sen de içinle konuş, bakalım kendinden dışarı neler çıkacak. Eğer bir Yatatıcı varsa, adilse, herkese eşit hakları tanımış. Sen de o hakları kazan, kullan. Atasözleri boşa söylenmemiştir. “İnsanın kendine ettiğini Yedi mahalle birleşse yapamaz” deniyor. Köleleşmeyi o kadar rahat ve aptalca seviyoruz ki, milletin eteklerine sarılıp, şeyhlere, şıhlara kul oluyoruz. Meclise ahlaksızları dolduruyoruz. Ama kabahat kimde? Hocanın peşinde biz gidiyoruz. Hoca diye her türlü yasağın, yanlışın peşine takılıyoruz. Oysa yasak diye bir şey yok. Yaradılışta yasak diye bir şey yok. Yaradılış özgür. Yaradılış harikulade bir bütündür. Sen seç. Doğruyu yapanda sen, yanlışı yapan da sensin. Hemen küçümsemek, kendini bir yerlere koymak, nedir yani nedir? Yaradılış o kadar güzel bir dizaynda yapılmış ki, çok düşünün…Bakın, bir köpeği terbiye ediyorsunuz, onun bütün hemcinsleri bu terbiyeyi algılıyor. Düşünün ki siz insansınız. Onlara verilenden daha büyük enerji potansiyeli size verilmiş. Onlar bizim evreleşmemizde aracımız ve sorumlu olduğumuz varlıklar. Onlar bunu yapabiliyorlarsa, düşünün, iyilikte, kötülükte biz neler yapabiliriz? Biz bu düşünce yayınlarımızın farkında bile değiliz. Farkında bile değiliz yaptığımız iyiliklerin, kötülüklerin. Yayın yaptığımızın farkında değiliz. 

Yayın diyoruz, radyoyu, televizyonu düşünün. Bunları, nereden, nasıl bulundu? Tüm şu ruhsal ve fiziksel yapımıza verilen yaradılış plan ve programı içinde bunlar var. Bilgisayar diyorsunuz, işte beynimiz. Karayolları diyorsunuz, işte damarlarımız. Yani bizde olmayan hiçbir şeyi bulmuyoruz.