İNSANIN SORUMLULUĞU… 

Söze bir öykü ile başlayalım. Bu öykü dört kişi hakkında. İsimleri “Herkes”, “Herhangibiri”, “Birisi”, “Hiçkimse”. 

Ortada yapılması gereken önemli bir iş vardı. Herkes’in yapması istenmişti. Herkes, Birisi’nin o işi yapacağına emindi. Herhangibiri de yapabilirdi. Ama Hiçkimse yapmadı. Birisi çok kızdı. Çünkü Bu Herkes’in işiydi. Herkes, Herhangibiri’nin yapacağını düşünmüştü. Herhangibiri yapabilirdi ama, Hiçkimse, Herkes’in bunu yapmıyacağını anlamamıştı. Sonuçta Herkes, Birisi’ni suçladı. Ancak geçekte Hiçkimse, Herhangibiri’ni suçlamadı. 

Öykü bu kadar.Şimdi söyleyin bakalım, kim yapacak bu işi? 

Bugün İşletme Fakültelerinde “Toplam Kalite Yönetimi” öğretilirken verilen bir örnek bu. Eğer işin ne olduğu bireylere iyice anlatılsaydı, bireyler bunu anlasalardı, adil bir iş bölümü ile her bireyin bu işteki rolü, zamanı ve kapsamı belirtilseydi ve her bireyde de kendine verilen işin yapılması yolunda sorumluluk bilinci gelişmiş olsaydı…İşler tıkır tıkır gidecekti. 

Sorumluluk, bir işi üstüne alan ve o işi yapmak zorunda olan bir kimseden, gerektiğinde yüklendiği bu işlerin hesabının sorulması durumudur. Bu çok ağır bir yüktür. Siz şundan sorumlusunuz deniyorsa, onun vereceği bütün zararların hesabı sizden sorulacak demektir. Sorumluluğun sayısız çeşitleri vardır. Yaşamın her safhasında, her uzmanlık dalında, bilimin her kolunda ve yapılan hemen her işte… Ama bizim konumuz “İnsanın Sorumluluğu”.. Kime karşı bu sorumluluk? Tabii önce Yaradan’ına, sonra kendine, sonra yakın çevresine ve uzak çevresine, topluma, doğaya, deryaya, bitki ve hayvan örtüsüne ve hatta atmosfere.. 

İnsanın sorumluluğu dendiği zaman öncelikle bizi yaratan Yaratıcı’yı idrak etmemiz gerekiyor. Tabii tam bir idrak mümkün değil. Ama bunu içimizde hissedebiliriz. İkinci olarak Yüce Yaratıcı’nın tüm yaradılışa şahadet ettirdiği ve en görkemli eserim dediği dediği insana tüm yaradılışı emanet ettiğini ve bu emanet keyfiyetinin insana ağır bir sorumluluk yüklediğini de idrak etmemiz gerekiyor. 

Biz madde alemine doğmadan önce, Şifa’nın son bölümünde yapacağımız yeni bir deneyimin plan ve programını özümüzle birlikte hazırlar, mutlaklarımızın sözünü verir ve onların sorumluluğunu üstlenir, bunun hazırlığını yapar, tabi bu bütün program Altıncı Hissimize kaydedilir, bizim bilincimizden geçici olarak silinir ve doğarız. Daha doğar doğmaz madde bedenimizin sorumluluğunu üstlenir, onu doyurmak için yer, içer, temizliği ile mutlu oluruz. Büyüdükçe ek sorumluluklar başlar. Okul safhası, öğrenim sorumluluğu, çalışmak, iyi örnek olmak, saygılı olmak. Ve büyüdükçe bu genişler; çevremize olan sorumluluk, toplum gelişiminin bize getirdiği yeni bilgilerin sorumluluğu, bencillikten kaçmak, paylaşmak, dayanışmak. Tüm çevresine olan sorumluluğun hissedilmesi. Ayrı olmadığının idrakı acaba doğmuşmudur? Belki. Ama artık yaşamının bir safhasında bunu mutlaka öğrenecektir. Derken askerlik safhası, vatana karşı sorumluluk. Bir mesleğe başlayış, aile düzenini kurma, çocuklar ve gittikçe genişleyen çevre ve ilişkiler ve bütün bunların getirdiği sorumluklular. Artık bilgisi de artıyor. Bilginin ona getirdiği sorumluluk da var. Yaren’imiz “Bilenin bilmeyene borcu vardır” der. Sabrı deneyimlemeyi, sevgisini yaymayı öğrenir ve öğretir. Artık bir yandan öğrenirken, bir yandan öğretiyor. Akitlerini hatırlamaya, onların sorumluluğunu duymaya başlar. Özünden aldığı dürtüler ile yapaması gerekenlere doğru itilir, onların sorumluluğunu hisseder ve yapar. Doğa, deya, hava, hayvan ve bitki örtüsüne karşı olan sorumluluklarını öğrenir. Bunların gereğini yapmaya çalışır. Artık sorumluluğunu sevgisi ile bütünleştirmekte, ilahi hoşgörü ve teslimiyetle pekiştirmekte ve bunları öğrenmektedir. Tüm yaradılışı idrak etmeye başlar, bütünden sorumlu olduğunu farkeder. Süresi bitince İlahi Alem’e geçer. Orada bütün yaptıklarının hesabını kendi özüne bir bir verir. Artık utanç içinde mi verir, açık alınla mı verir, bu onun muhasebesidir. İnsan sorumluluğunu kendinde öğrenecek ve tüm yaradılışa sergileyecektir. Özeti budur. 

Sorumluluk daima bir görevle beraber anılır. ‘Göreviniz Şudur’ dendi mi, sorumluluğu da beraber gelir. Başarırsak mesele yoktur. Ama başaramaz isek onun olumsuz sonuçlarının vereceği zaraın hesabını vermek durumunda kalırız. Sizler, bizler, hepimiz görevliyiz. Belirli yükümlülükleri yüklenerek, bunların sözünü vererek geldik. Onun için yaşamımız süresince hep bir arayış içinde olacağız. Nedir acaba benim görevim? Ben nelerin sözünü vererek geldim? Benim sorumluluklarım ne? Bunlardan kaçma hakkım var mı? Neden düşüncelerimden bile sorumlu tutuluyorum? 

Yüce Yaradan bizim madde eğitimminden geçmemizi ve madde ile maneviyatı bir potada eriterek nötr insanlar olmamızı istiyor. Bunun için nefsimizi eğitecek, aklımızı gönlümüzde kullanarak selim akla ulaşacak ve selim aklımızla vereceğimiz kararlarla eylemlerimizi yönlendirecek, böylece yayacağımız pozitif yayınlar ile sorumlu olduğumuz tüm çevremizi de kendimiz ile bir tekamül ettireceğiz. Onlar da bizimle beraber yükselecekler. Ve bu tekamül yolculuğu tekrar geldiğimiz yere dönünceye kadar devam edecek. Oradabit bütün olacağız. İnsanın ilahi görevi ve sorumluluğu bu. 

İnsanın bu sorumluluğu onun yapı taşına işlenmiştir. Özünde vardır. Bu gün yok saysa da, eninde sonunda önüne çıkacaktır. İnsan madde dünyalarında gerçekten ağır deneyimlerden, nefis imtihanlarından geçmektedir. Nefsin ağır baskısı ve dayanılmaz cazibesi, insasnın gerek insani vasıflarını, gerekse görev ve sorumluluklarını örtmektedir. Bu örtüyü kaldırmak için insanın bir silkelenmesi gerekmektedir. Bu silkelenme işini gönül isterki insan kemdi kendine uyanarak yapsın. Ama maalesef böylesi az olmakta, çoğu kere ilahi alemin uyarıları ile kendimize gelmekteyiz. Oysa Yüce Yaratıcı bize akıl vermiş, aklını kullanarak görev ve sorumluluklarını kendin bul, bulduğunu pekiştir ve uygula demiş.İnsan doğumundan itibaren, yaşamının çeşitli evrelerinde –tabii ot gibi yaşamıyorsa- gerek görevlerinin ne olduğu ve gerekse sorumluluklarının kapsamının nerelere kadar genişlediğini kendini geliştirdikçe fark eder. Fark ettikçe taleplerini bu yönde çıkarmaya başlar. İç şuura giden bu talepler düşünce olarak beyine, beyinden eylem olarakdış şuura intikal eder. Bizler eylemlerimizle tekamül ederiz. Atalarımız boşuna “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” dememişler. Eylem olmadan gelişme olmaz. Eylemsiz yaşam durgun su birikintisi gibidir. Güvenip içemezsiniz. Ama eylemlerimiz yaşamımızı canlandıracakona bir hareket kazandıracak ve yaptığımız her hayıra eylem, bizlere yeni hayırların ve yeni hizmetlerinkapısını aralıyacaktır. 

Demek ki her şeyin önünde “Farkındalık” geliyor. Yüce Yaratıcı’nın farkına varacağız. O’nun ilahi nizamının ve yasalarının farkına varacağız.Özümüzde O’ndan bir parça olduğunun farkına varacağız. Nihayet görevimizin ve sorumluluklarımızın farkına varacağız. Hiç kimse bunları bize açıklıyamayacaktır. Ama biz hissedebiliriz. Bakın size Hulki Cevizoğlu’nun kitabından aldığım bir anekdotu aktarayım. Farkındalığa çok güzel bir örnektir : 

Adam fısıldadı “Tanrım konuş benimle” 
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta. 
Ama adam duymadı 
Sonra adam bağırdı “Tanrım Konuş Benimle” 
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.. 
Ve adam dinlemedi onu. 
Adam etrafına bakındı ve “Tanrım seni görmeme izin ver” dedi. 
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde. 
Ama adam farkına varmadı. 
Ve adam bağırdı “Tanrım bana bir mucize göster” 
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde. 
Ama adam bunu bilemedi. 
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı “Dokun bana Tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla” 
Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu. 
Adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı ve yürüyüp gitti. 

İşta farkındalık bu! Nasıl farkına varacağız? Öğretimimize göre : Önce kendimizi tanımaya, eleştirmeye kalkar isek, kendimizi karşımıza koyup, kendimizdeki eksi ve artılarımızı samimiyetle değerlendirip, olumlularını çoğaltıp, olumsuzlarını azaltarak önce ben” dersek, kendimizi tanımış, varedilişimizin yani dünyaya gelişimizin nedenine hizmet edip, niçinlerin içindeki bize ait olan sorumlulukları yakalayabiliriz. 

Esasen insanoğlu varoluşundan beri bu güne kadar, varlığı içindeki gerçeği görmek için eğitim yapmakta, sayısız deneyimlerden geçmektedir. Önce yaşamayı öğrenmiş, sonra gelişen içsel duygularına yani kendine dönüşe doğru bir aramaya girişmiştir. Bir şeyler öğrendikçe kendi özellikleri içindeki güzellikleri tanımlamaya başlamış ve kendindeki olumlu ve olumsuz yanlarını sorgulayarak kendine ve çevresine verdiği zararları fark etmeye, idrak etmeye başlamıştır. Bu idrakla maddede ve maneviyatta öğrendiklerini derinleştirmeye, bu arada bireysellikten birimselliğe doğru –çünkü dayanışmanın ve paylaşmanın güzelliklerini yakalamıştır- gitmeye başlamıştır. 

Yaradılıştan insana verilen enerjiler -gönül ve nefis- insana bu öğretilerinde hazırldıkları deneyimlerle onu artık bir yerlere taşımıştır. Çünkü insan öğrenmiştir ki, Akıl / Gönül / Nefis üçgenini doğru yönde çevirir ise, yani nefsini eğitir, aklını gönlünde kullanarak selim akla ulaşır ve kararları bu selim akılla verirse bireysellikten birimselliğe ulaşmakta ve insanlığa hizmet etmektedir. Tüm yaradılışa hizmet etmektedir. Aksi olursa, aklını nefis öğelerinde kullanırsa, hem kendine hemçevresine zarar vermektedir. 

Bu gün artık birimsellik de yetmemektedir. Son bilgilerimiz bütünselliğe geçişin temellerini atmaktadır. Artık “önce bütün” devreye girmektedir. Böyle olunca –ki bu safhaya geçiş hiç kolay değildir ama bu geçiş başarılırsa- bireyler sabır sahibi olmuş,hoşgörüsünü dengeli kullanmaya başlamış, saf sevgiye ulaşmış ve tüm yaratılanların bir olduğunun idrakına varmış olacaklardır. 

Şimdi düşünelim bakalım. Biz yaradılıştan bize teslim edilen, örneğin tüm hayvan neslinden sorumlu muyuz? Onlar yaradışın bir parçasıdırlar ve biz tüm yaradılıştan sorumluyuz. Bize emanet edilmiştir. Bizizm sorumluluğumuzdadır. Onların gelişmeselerinden ve zararlarından biz sorumluyuz. Çünkü yaydığımız pozitif yayınlarla onları etkiliyor, onların da bizimle bir gelişmelerini sağlıyoruz. Veya yaydığımız negatiflerle onları tedirgin ediyor, hırçınlaştırıyor, birbirine düşürüyoruz. Doğada canavarlaşan bu hayvanlardan biz sorumluyuz. Ne zaman insanlıkta kavgalar, savaşlar, negatif yayınlar çoğalsa bunun olumsuz etkileri mikrodan makroya bütün hayvan neslini etkiler. Tabi kirlettiğimiz doğanın, onların nesillerini mahvetmesi de var. Eski öğretilerimizin birinde “Yunus Balığının Feryadı” vardı (Sizin Sırrınız 9. kitap). Tabi bu sorumsuzca davranışlarımızın doğanın yeşil örtüsünü mahvetmesini, yağmur ormanlarının sistemli bir şekilde sanayi için kesilmesini, çölleşen tarım alanlarını, küresel ısınmayı hatırlayın. 

İnsan sorumluluğunun bilincine erseydi, bu sorumluluğun sınırlarını idrak etse idi dünyamız bu hale düşmeyecekti. Büyük bir madde hırsı ile doğanın denge içinde var olduğunu, sürekliliğinin de bu denge sayesinde olacağını hiç düşünmeden cömertce doğayı harcadık, harcamaya devam ediyoruz. Madde alemler ilahi alemşn bir aynasıdır. Buradaki negatif tahribatın oralara da ulaştığını, ilahi alemin bundan azap duyduğunu bilelim. 

Yine bilgilerimizde, uyku ve dinlenme anlarımızda ve hatta bazen bir anlık dalgınlıklarımızda ilahi alemde ruhumuz ile hizmetten hizmete koştuğumuzu hatırlayacaksınız. Demek ki sadece fizik bedenimiz değil, ruhumuzun bu hizmetlerinden de sorumluyuz. Çünkü arza görevli inmek için yaşam planımızı yaparken, ruhsal alemde ruhumuzla yapacağımız bu gibi hizmetlerin de planını yapıyoruz. Onlar içinde verilmiş sözlerimiz var. Ahde vefa o hizmetlerimiz içinde geçerli. Yani o hizmetlerimizinde sorumluluğunu taşıyoruz. Eterik bedenlerimiz ile yaptığımız bu hizmetlerimiz hakkında daha geniş bilgi İnsan Yaşamının Fiziksel ve Ruhsal Öğretisi serisinin 5. kitabında bulacaksınız. 

Bir de şöyle düşünelim : Her şeyi boş verebilir, verdiğmiz sözleri unutabilir, farkına varmak bir yana farkına varmamak için elimizden geleni de yapabiliriz. Örneğin kendi özümüzden gelen dürtüleri ittik. “Bana ne” dedik. Ne idrak ne de bilinç kapılarımız açmadık. İşte o zaman boşa geçmiş, israf edilmiş bir zamanı yaşıyor oluruz. Belki kimseye zararımız yok, ama kendimiz dahil hiç kimseye de bir yararımız yok. Hele verdiğimiz sözler umurumuzda dahi değil.. Bakın, insanın tekamülü ve evreleşmesi değişmeyen bir yasadır. Biz böyle davranırsak kendi ölçümüzde ilahi yasaları çiğnemiş, evrensel bir gidişi geciktirmiş oluruz. İsrafa, hele zamanınisrafına kesinlikle izin verilmiyor. Böyle bir durumda tekrar doğacak ve bu utanç içinde hem bu gelişimizde yapamadıklarımızın, hem de daha başkalarınınm sözünü vererek, daha ağır yükümlülüklerle geleceğiz. Buna değer mi? 

Yaşamımızın her safhasında ve karşılaştığımızher deneyimde bu sorumluluğumuzu –tüm yaradılışa karşı olan sorumluluğumuzu- hep hissederek eylemlerimizi o yönde yaparsak, inanılmaz bir huzur duyacağız. Görevimizi yerine getirmişliğin, sorumlulumuzun gereğini yapmışlığın bu huzuru bize mutluluk kapılarını açacak. Bize açılan bu kapıdan tüm çevremiz, bize emanet edilen çevremiz de geçecek. Çünkü huzur ve mutluluk saridir. Kahkaha gibidir. Büyük bir hızla yayılır. Doğanın kurdu, kuşu, böceği bile mutlu olur. Gülmeyen yüzler güler. Bozulan doğa dengesi düzelir. Kirlilikler sona erer ve Mutluluk Çağına giden yol kısalır. 

Dünyanın her yönüne inen, ister ruhsal deyin, ister kozmik deyin, tüm insanlığı aydınlatan ve uyaran bilgilerin hepsi insanlıkta bir Yeni Çağın, Altın Çağının, bizim deyimimizle Mutluluk Çağının mutlaka yaşanacağını, bu çağa gidiş yolunun hızlandırıldığını, insanın artık negatifleri bırakarak pozitif düşünce eylemlerini çoğaltmasını, kirlettiklerini arıtmasını söylüyorlar. Bu boşa değildir. 

Haydi dostlar, görevimizi bilelim, sorumluluklarımızın bilincine erelim. Bunları uygulayalım. Uyguladığımız örneklerle yeni yeni doğuşlara vesile olalım 

Sorumluluğu idrak edebilmek için önce bizi yaratan Yaratıcı’yı idrak edelim. O’nun yaradılış düzeni içindeki en görkemli varlığı olan bizler, Tanrı’ya karşı olan sorumluluğumuzun idrakına varmamaız gerekir. Tanrı’ya karşı olan sorumluluğumuzun idrakına vardıktan sonra, tüm varoluşun emanetçileri olarak, varışa kadar sorumlu olduğumuzun idrakı bizde doğacaktır. Bu doğumu yapan insanlar bütünün idrakı içinde, Hakk’a giden yolun halktan geçtiğinin de idrakı içinde hizmet vermeye başlıyacaktır. 

Sevgisizliği sevgiye, kavgayı barışa çevirecek, bütünlüğün idrakı içinde sorumluluğunu bilerek, bütünü kucaklamaya doğru yol alacaktır. 

Evraleşme planının temel unsurlarından biri sorumlulukta haddini bilmektir. Kendini kendine kendiolarak sorumlu tutmayan insanlar, başkalarını sorumlu tutamazlar. Çünkü başkalarının da kendileri olduğunun idrakı içinde sorumluluğunu bilerek her zerreye hizmet sunarlar. Bu varoluşun temel yasasıdır. 

Bu yasa içinde yaşamayı öğrendikten sonra varlıkla yokluk, sevgiyle sevgisizlik, bütünle birleşme tezahür edecektir. Yani sevgi sevgisizliğisilecek, insan haddinin bilecek, tüm sorunların üzerine sorumlu olduğu idrakı üzerinde giderek Tanrı’sı ile bütünleşecek der, saygılarımı sunarım. 
Ünlü Yukaruç
 

RUHSAL VERİLER

Ruhsal veriler: madde dünyasında maddeyi deneyimlerken insanın beş duyu içinde maddeyi anlayıp 5 duyu dışında da maneviyatı hissetmesini sağlar. Yaşama başlarken donanımlarımız nasıl fizik bedende hazırsa, bizler onları kullanarak aktive ediyor ve kullanma hakkını kazanıyorsak, ruhsal donanımlarımızı da kullanma hakkını kazanmak için bazı eğitimler gerekmektedir diye düşünüyorum. İnsan yapısı bütün yaradılışı içinde hıfz etmişse yani gizleyerek muhafaza ediyorsa, tekamül ettikçe eğitildikçe, madde ve maneviyat bütünlüğünü sağladıkça tüm verilerini kullanmayı elde edecektir. Bazen yaradılıştaki  sistematik yapıyı bilgisayarla mukayese etiğimde (ki bu konuda ne kadar yetersiz olduğumu biliyorum) iki olasılıkla Ummanlara açılan kapıların çokluğu beni şaşırtıyor. Her şey bir tık arkasında. Kullanmayı öğrendikçe derinliği artıyor. Oysa insan çok olasılıklara sahip. Donanımları öyle güçlü ve muhteşem ki. Fizik yapısına bakarak muhteşemliği hakkında şaşırmamak olanaksız. Tüm organlar iç ve dış organlar birbirleri ile irtibatta olurken, iç organlar da yardımlaşma ve birbirlerini güçlendirme destekleme imkanlarına sahip, birisi hepsi için, hepsi birisi için.

Fizik organlar duygularla eşleşerek aktivitasyonunu artırıyor veya azaltıyor. Örneğin: yemek yerken, nefes alırken, veya kalbimiz çalışırken duygular onların çalışmasını nasıl etkiliyor değimli? Zevk alma duygusu artıyor, heyacan yükseliyor sevgi ürüyor veya tersi oluyor. Bu bir bütünlüğün küçük bir örneği.

Tüm organların dışa yansıması ise bilimin tespitlerine göre, gözlerde, kulaklarda, omurgada, avuçlarda, tabanlarda noktalar halinde bulunmaktadır.

Tıpkı ekranda tıklandığında açılan pencereler gibi. Bilim bunu 5000 sene önce keşfetmiş ve akupunktur noktaları olarak insanlığa sunmuştur. Bunlar bilimin fizik beden üzerinde keşifleri.

Bu konumu bazen de robot yapısına benzetiyorum. Ruhsal yetersizlikler olduğunda yani ruhsal etkileşim azaldığında beden robot gibi olabiliyor. Hareket mekanizmaları beden tarafından ayarlanabiliyor. Ruh ve beden ilişkileri en aza indirgenebiliyor. Yani devre kesikliği yapılabiliyor. Genel anestezi, uyuşturucular ile zorunlu veya keyfi olabiliyor. Bu durumlarda ise ruh etkisini azaltarak veya madde beden baskısın çoğaltarak etkiyi alaşağı edebiliyor. Tam tersi de olduğunda ruhun baskınlığı fizik beden üzerinde olumlu etkiler yaparak hastalıkları düzenleyebiliyor. Onulmazları onarıyor. Çevremizde veya basında bu tür haberleri öğrenebiliyoruz.

Ruhsal yapıdaki bilinen donanımlar ise, metafizik boyutlarından  aktarılabiliyor.

Fizik dünyayı beş duyu ile algılayarak madde dünyasında tekamül ettikçe ruhsal yaşamında da denetimlediği ruhsal duygular kadar tekamül edebiliyor. Geçmişten günümüze insanlığın tarihini irdeleyecek olursak eğitim ve öğretimin ne kadar zaman aldığını anlamak zor olmaz. Tek amaç eğitim. Yani tekamül etmek. Bunun anahtarı ise iç ve dış donanımlarımızı birleştirerek denge kurmakla olabiliyor. Kısaca akıl gönül nefis dengesini kurarak aklı selim kararlarla ruhsal arşive ulaşabilmek amaç. Oradan edinilen bilgilerle madde dünyasında kaderimiz yani akitlerimiz doğrultusunda yaşayabilmeyi başarmak. Oradan aldığımız diyoruz. Bunu söylerken de sanki çizimde de görüleceği gibi yukarılardan bahsediliyormuş gibi bir algılama olabilir. Oysa bilinenin aksine bütün bilgiler bizde. Özde, ulaşmak zor değil, ellerimizi açtığımızda yukarılardan isteriz. Bizden çok uzaklara koyduğumuz kaynağımızı, ulumuzu, yücemizi ulaşılmaz yaparız. Oysa bize şah damarında yakın olan bizi her an gözeten, kollayan, sevgisiyle sarıp sarmalayan Allah’ımız bizde öz olarak mevcut. Öz O’dur. Ruh O’ndandır diyoruz.  Öz ile Ruh arasında bulunan bağlar ise ruhsal olarak bizde mevcut. Gönül gözü diyoruz. 6. his diyoruz. Her öğretide isimleri başka başka olan donelere özelliklere sahibiz. Bunun farkında olduğumuz kadar bize hizmet edeceğini de biliyoruz. Reddettikçe uzaklaşan, teslimiyetle yaklaşan ruhsal yapımız farkındalıklarla, sorumlulukla, bilinç ve bilgiyle büyüyecektir bilmeliyiz. Ne kadar sahip olursak o kadar besleyebileceğimiz bilmeliyiz. Temel gıdası sevgi. Eğer gönül öğelerine bakacak olursak beslenme kaynaklar açıktır. Nefis tarafına baktığımızda ise maddeden beslenen öğelerimiz mevcut. İşte nisanın yapması gereken önemli eğitim Maddede  ve maneviyatta yani nefis ve gönül arasında bu dengeyi kurabilmek.

Nefis eğitimleri madde boyutundan beslenmeye başlayarak, inceldikçe ruhsal boyuta kadar yükselir. Toplumsal bütünsel hizmete gider.

Gönül destekleri ise manevi boyuttan kabalaşarak maddeye indikçe benliğe hizmet vermeye başlar. Bireysel hizmete girer.

Maddenin bir entropi gücü var demiştik geçmişteki çalışmalarımızda. Yani her şey birbirini etkilemek üzere bir cazibe programına alınmıştır. Madde maneviyatı, maneviyat ta maddeyi cazibe frekansına almak üzere hazırlanmıştır. Güçlü baskılar uygulamak üzere. Bunun seçimi ise hür iradeye sahip insana verilmiştir. Seçim insana aittir.

Madde dünya üzerinde ki yaşanılan bu seçim ruhsal boyutu ta etkilemekte ve ruhsal verilerimizi kullanarak yaptığımız ruhsal yaşamdaki seçimlerimiz tekamülümüzde hız kazandırmakta veya yavaşlatmaktadır.

Bunun için her zaman söylediğimiz gibi, önce kendimize bakacak kendimizi tanıyacak, önce madde dünyamızdaki hedeflerimizi tanıyacak,    Önemli hayat gayemizi anlayacak, daha sonra madde eğitimi ile birlikte ruhsal eğitimde de kendimizi tanıyacak ruhsal akitlerimize sadık kalacak şekilde hizmetlerimizi sunacağız. Dikkat edersek periyodik bir sistem üzere yaşamaktayız. Madde eğitimi, maddeye bağlı ruh eğitimi, ve hizmetleri, maddeye bağlı olmaksızın ruh hizmetleri yapmaktayız. Sadece bizim yapmamız gerekenler ruhsal öğelerimizi destek yaparak maddede nefis öğelerimizi tanıyarak eğitmek, bütünsel hizmete sokmak, düşüncelerimizi taleplerimizi sorumluluğunun farkında olarak bilinçli üretmek diyebiliriz.

Farkındalık bize neler getirebilir.

Değişime açık olmayı getirebilir. Çünkü çok hızlı değişen hızlı varyasyonlar yaşandığı dünyamızda eğer değişimi gerçekleştiremezsek çarkların arasında kaybolur ve zaman kaybına uğrarız.

Değişim; kendimizi tanıma ve tekamül amaçlı oldukça yolları içimizde mevcut altıncı his dürtüleriyle gerçekleşir. Bunları kullanma yolları ise Akıl-Gönül-Nefis üçgenimizi kurarak onun çemberiyle oluşabilir. Böyle olduğunda enkarne olmadan önce akdettiğimiz kader planının kayıtlarına ulaşmak mümkün olacaktır. Kader olarak bilinen yaşam planını yaparken Mutlak ve Muallak şekliyle bizim için en uygun olan tekamülümüze ivme kazandıracak şekilde yaparız. Mutlak kader diye nitelendirilen plan tekamül ettirmez ancak program gereği tatbik edilir. Tekamülü sağlayan özgür irade ile seçtiğimiz değişik alternatifler içeren muallak kaderimizdir. Yani seçtiğimiz mutlaklarımızı değiştirme olanağına sahip değiliz. Ama muallaklar kaderimizi tamamen özgür irademizle biz oluştururuz ve tabii ki sorumluluğunu da üstlenerek.  Farkındalık değişmemizi kolaylaştırır.

Ancak

Değişmek istemeyen insanların da gerekçeleri mevcuttur.

1-    hayatlarından memnundurlar.

2-   Geçmişlerini unutmuşlardır

3-   Gelecekten korkuyorlardır. Veya

Bazıları birkaç şey öğrendiklerinde bu bilgileri merkez yaparak bir yere vardıklarını veya bir şey olduklarını varsayarak gelişmeye açık olmazlar.

Bizim bilgilerimiz “Bilmek isteyen değil, bildim diyenler duraklar” der

Biraz madde dünyasından bakalım. Dünyada ne olmak isterdiniz, bunların olmaması için sizi duraklatan nedir. Eğer istedikleriniz olsaydı ne olurdu. Bu soruların cevabını düşünmeli bulmaya çalışmalıyız.

İstediğinizi gerçekleştirebilmenin temel yolu sizin değişmenizdir. Siz değiştikçe çevrenizde değişecektir. Siz yükseldikçe, öğrendikçe, çevrenizdeki ortamda yükselecek, irtibatlarınız paralel olarak değişecektir. Bilgilenmek eğitim, okumak, hayata geçirmek bu yolun aşamalarıdır.

Yaşam durmaz. Daima hareket ve genişleme, ilerleme söz konusudur. Yoruldum derseniz ancak geride kalabilirsiniz. Böyle aktif bir hayata ayak uydurmaya zorlanmamak için aktif olmak gerekir. Atıl oldukça atalet yük olmaya başlar.

Geçmişteki bilgileri, günümüze adapte ederek, geleceği de inşa ederiz. Bunu yaparken elimizden gelenin en iyisini yapmaya çabalarsak inşaatımız harika olur

Yaşam büyümek, gelişmek, değişmek, hedeflere ulaşmaya devam etmektir.

Şu maddeler hedeflerimiz olmalıdır.

1-    Var olmaktan fazlasını yap YAŞA

2-   Duymaktan fazlasını yap DİNLE

3-   Hak vermekten fazlasını yap İŞBİRLİĞİ YAP

4-   Büyümekten fazlasını yap ÇİÇEK AÇ

5-   Düşünmekten fazlasını yap YARAT

6-   Çalışmaktan fazlasını yap HIZLAN

7-   Affetmekten fazlasını yap UNUT

8-    Yardım etmekten fazlasını yap HİZMET ET

9-    Düşünmeden fazlasını yap PLANLA

10- Görmekten fazlasını yap ALGILA

11-   Seçmekten fazlasını yap ODAKLAN

12- Dilemekten fazlasını yap İNAN

13-Tavsiye etmekten fazlasını yap YARDIM ET

14-Cesaretlendirmekten fazlasını yap. İLHAM OL

15- Değişmekten fazlasını yap GELİŞ

16- Biraz daha İNSAN OL

Çünkü önemli olan bugün ne olduğumuz değil, yarın neye başlayacağımızdır. Kendimizi ancak biz durdurabiliriz.

Esnek olan sisteme hakim olur. Her zaman bir çözüm vardır ama siz isterseniz.

Başarısızlık diye bir şey yoktur. Sadece geri bildirim vardır. Bu durumdan ne öğrenebilirim den yola çıkarak başarısızlığı kabul etseler dahi ona teslim olmazlar. Başarısızlık başarının ilk adımıdır. Hiç başarısızlık yaşamamış kişi, hiçbir şey yapmamıştır. Başarmanın % 90’ nı vazgeçmemektir.

  Zuhal Altıparmak